BÜTÜN YAZILARI - ORHAN VELİ
- kirmizicantaliavukat
- 10 Oca
- 10 dakikada okunur

YORUMLARIM:
Orhan Veli tarafından kaleme alınan bütün köşe yazıları ve düşünce yazılarının derlendiği eserde, yazarın hem sanata hem topluma hem de siyasete ilişkin görüşleri konu edilmektedir.
Alıntılarım bölümünde koyu renklerle numaralandırılmış olan kısımlar, yorumlar bölümünde bu alıntılara karşı düşüncelerimi bulabileceğiniz numaralarla eşleştirilmiş olacaktır.
Derlemedeki ilk yazılar genel olarak yazarın şiirdeki nesirleşme akımına tepkilere karşı savunma ve düşüncelerini paylaşmaktadır. Yazara göre branşlar arası bir etkileşim olmaması dolayısıyla şiirde, musiki veya edebiyat gibi unsurların yer almasının bir hile yöntemi olduğunu ifade edilmiştir. Bunu yaparken şiiri nesirden ayrı tutmak gerektiği de ifade edilmelidir. Ancak yazar şiirdeki ahengi musikinin parçası olarak görmeyi tercih etmektedir.(1)
Yine şiirdeki mısra, dörtlük ve beyit gibi unsurların anlamı zedelediğini ve şairi kısıtladığını iddia eden yazar, şiirin temel zorunluluklarından birisi olarak ahenk, musiki, uyak, kafiye gibi unsurların olmaması gerektiğini dile getirmektedir. Önemli olanın muhteviyat olduğunu ifade etse de, bu durumda şiiri nesirden farklı kılan hiçbir unsur olmadığını dikkate almak gerekmektedir. Hatta bu konuda bir mimari yapıdaki tuğla ve harçların güzel olmasa da, ortaya çıkardığı eserin güzel olduğunu ifade eden yazar, şiiri hem dışarıdan çok güzel gözükmesini engelleyen bir eser yapmakta hem de kalitesiz hale getirerek, eninde sonunda binayı çökmeye mahkum edeceğini göz ardı etmiş gibi gözükmektedir. (2)
Yazarın şiire ilişkin önemli gözlemlerinden birisi ise, şiirin özünün ve manasının olması gerektiğidir. Ancak yazar bunu yalnızca özünü sağlamakla gerçekleştirmenin yeterli olacağı kanaatindedir. Halbuki, gerçek şiirin hem manaya hem de veciz, uyak, kafiye ve söz sanatlarına sahip olan bu iki unsuru birlikte barındırabilen eserler olduğu herkesin malumudur. Zaten günümüze kadar kalıcılığını sağlayan eserlerin de bu minvalde olduğu görülmektedir. Dolayısıyla yalnızca mana ararken üslubu kaybetmek ne kadar tehlikeli ise, üsluba önem verelim derken manayı kaybetmek de aynı derecede hazin sonuçlar doğuracaktır. (3)
Yazarın şiir ve edebiyata ilişkin görüşlerine karşı düşüncelerimi ifade ettikten sonra, toplumun yapısı ve siyasi düşüncelerini barındıran yazılarına ilişkin de birtakım incelemelerde bulunmak gerekmektedir. Yazarın özellikle ezanın Arapça okunmasına karşı laikliği kullanarak bütün bu anlayışın bir irtica hareketinin başlangıcı olduğu ifadesi, Cumhuriyetin yarım asırdan uzun süredir devam eden kronik sorunlarının geçmişine de ışık tutmaktadır. (4)
Yazar bu kısımda, dine karşı gözükmekten de kendisini alıkoymak isteyen bütün sol kesim adına, asıl yatırımın üretime, eğitime yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Ancak asıl meselenin bu olmadığı, dini değerlerin sağlamlaşmasının istenmediği göz önüne alındığında haklı argümanlar ile dinin sürekli geri planlara çekilmeye çalışıldığı açıkça görülmektedir. Özellikle dinin bilime karşı olmadan yapılabileceğini hem o dönemin hem de yakın gelecekteki “aydın”ların aklına getirip bu konuda bir talepte bulunmadığı aşikardır. Hatta dine karşı doğrudan laiklik adı altında tepkiler göstermesi 1949’dan beri, belki daha eskiden oturtulmuş olan bir tabu olarak bu eserde de karşımıza çıkmaktadır. (5)
Hatta yazarın 1950 yılında kaleme almış olduğu ve ezanın Arapça haline geri döndürülmesinden sonra kaleme aldığı bir yazıda adeta, memleketin başka derdi kalmamış gibi bunun yapıldığından bahsedilmiştir. Bu adımın ileride irticayı getirecek diğer etmenleri de tetikleyeceğine inanılan düşünceler dile getirilmiştir. Dolayısıyla, söz konusu durum yalnızca ezan olmamakla birlikte, ezanın temsil ettiği değerlere karşı da bir duruş olduğu açıktır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren sağlam temeller üzerine inşa edilmeden yine halka yukarıdan getirilen bazı ilkeleri kanıksatma çabası olduğunu göstermektedir. O zamandan bu zamana değişmeyen, dini irtica olarak gören anlayışın mevcudiyetinin insanlara ne kadar süredir aşılandığı anlaşılmaktadır. Halbuki halk tarafından en küçük olayda kabul görmeyen zorlama ideolojilerin, ithal bir şekilde benimsenmesi mümkün değildir. Türk devleti her zaman Müslüman kimliğini taşımak için zorlu mücadeleler verirken devleti ona bunu zorla silmesini dikte ettiği durumlarda kısa süreli baskılar fayda gösterebilir. Ancak temelinde bu durum hiçbir zaman kanıksanmayacaktır. Kaldı ki, toplum, mensubu olduğu dinle savaşmak yerine onu anlayıp gereklerini hakkıyla yerine getirerek çok daha fazla gelişme şansına sahiptir. (7)
Dolayısıyla yazarın siyasi görüşünde özellikle dini konulara ilişkin sağ kesimi geri kafalı olarak niteleyen üstenci bakış o zamanlarda da açıkça görülmektedir. Türkiye’de solun sağ kesime karşı bu şekilde baskıcı fikirleri her zaman modernlik olarak görülmeye devam etmiştir. Ancak sağ kesim, kendisini savunup dik durmaya başladığında ise, her zaman yobaz olarak yaftalanmaya devam etmektedir. (8)
Yazarın dildeki sadeleştirme çalışmalarına ilişkin TDK ve Anadolu Ajansı’na gerçekleştirdiği eleştirilerin bedeli günümüz gençliği ve yeni jenerasyonlar tarafından açıkça tecrübe edilmektedir. Özellikle Anadolu Ajansı’nın yabancı kelimeleri yalnızca Türkçeleştirme gayesi güden bir kurumdan daha fazlası olduğunu ifade eden yazar, dilde sadeleşmenin yapılış şeklini ve amacını eleştirmektedir. Bununla birlikte yazar, dilimizdeki özdeyiş, vecize ya da atasözü gibi yapıların kullanılması halinde bu sadeleştirmeye gerek dahi olmayacağını ifade etmektedir. Ancak bu noktada yazarın bahsetmiş olduğu deyim ve atasözü gibi tabirlerin kullanılmasının bir üslup tercihi olduğunu belirtmek gerekmektedir. Geçmişte Anadolu Ajansı’nın dili sadeleştirme örneklerinden de görüleceği üzere, 70 yıl önceki eserlerimizi okumakta bile zorlandığımız apaçık ortadadır. (6)
Görüleceği üzere eser, yazarın 1940 ve 50’lerdeki siyasi gündemini, topluma ve sanata olan bakış açısını net bir şekilde ortaya sermektedir. Yazarın siyasi görüşlerine her ne kadar katılmasam da, dönemin Anadolu insanına ilişkin gerçekleştirmiş olduğu bazı müşahadelerin kıymetini yadsımamak gerekmektedir. Bu hususta, özellikle sanata ve sanatçılara ilişkin de görüşlerini benimsesem de edebi üslubunu ilgi çekici bulmadığım şairlerden birisi olduğunu ifade etmem gerekir. Buna karşın, söz konusu eserdeki edebi anlatımı ile esasında nesire daha uygun bir yazar olabilme şansının da yüksek olduğunu belirtmeden geçmemem lazım.
İncelemeyi sonlandırmadan eklemem gereken önemli unsurlardan birisinin ise, yine alıntılar bölümünde de gösterilen Fransız bir yazarın, yazara yazdığı şiirlerdeki akımın Avrupalı olsa da, yeni bir akımın başlangıcını milli olarak gerçekleştirme övgüsüdür. Bu durum içimde bir yandan sanatçılarımıza olan hürmetin daha fazla olması gerektiği hissini güçlendirirken diğer taraftan ise, batı edebiyatı ile birlikte kendimize ait olan edebi türlerden ne kadar koparıldığımızı da hissettiren bir tebrik gibi hissettirdi.
Sonuç olarak eser, Türk edebiyatına ve yazarın gözünden döneminin detaylı bir portresini incelemek isteyen okuyucular için kesinlikle okunması gereken kitaplardan birisi olarak telakki edilebilir.
ALINTILARIM(*):
Bir şiirde eğer takdir edilmesi lazım gelen bir ahenk varsa, onu temin eden şey, ne vezindir ne kafiye. O ahenk vezinle kafiyenin dışında da, vezinle kafiyeye rağmen de mevcuttur. Fakat onu şiirde şuurlu hale getirip anlayışları en kıt insanlara bile bir ahengin mevcut olduğunu haber veren şey vezinle kafiyedir. Bu suretle farkına varılan, yani vezinle, kafiye ile temin edilen bir ahenkten zevk duyabilmek yahut da lakırdıyı bu basit ölçüler içinde söylemeyi maharet sayabilmek; safdilliklerin herhalde en muhteşemi olmalıdır.
Ben sanatlarda tedahüle (birbirinin içine girme) taraftarı değilim. Şiiri şiir, resmi resim, musikiyi musiki olarak kabul etmeli. Her sanatın kendine ait hususiyetleri, kendine ait ifade vasıtaları var. Meramı bu vasıtalarla anlatıp bu hususiyetlerin içinde kapalı kalmak hem sanatın hakiki kıymetlerine hürmetkar olmak, hem de bir cehde, bir emeğe yer vermek demek değil mi? Güzel olanı temin edecek güçlük, herhalde bu olmalı. Şiirde musiki, musikide resim, resimde edebiyat bu güçlüğü yenemeyen insanların başvurdukları birer hileden başka bir şey değil. (1)
İnsan anlaşılmaz sandığı bir şeyi anladığı vakit mutlu olur.
Şiiri şiir yapan, sadece, edasındaki hususiyettir; o da manaya aittir.
Yüz kelimelik bir şiirde yüz tane güzellik arayan insan vardır. Halbuki bin kelimelik bir şiir bile tek bir güzellik için yazılır. Tuğla güzel değildir. Sıva güzel değildir. Fakat bunlardan terekküp eden bir mimari eseri güzeldir. (2)
Görülüyor ki haddizatında (aslında), güzel olan kelimenin şiire malzemelik etmesi şiir için bir kazanç değil.
Devri, faydayı sanata yanlış şekilde mal eden; başka bir tabirle faydayı feda eden bir cereyana aksülamel (tepki, reaksiyon) mahiyetinde idi. Filhakika faydayı sanata bu tarzda mal etmelerine mani olmak lazımdı. Bu da ya faydayı veyahut sanatı kabul edip ötekini atmak suretiyle kabil olacaktı.
Kültürü türlü türlü izah etmişler, bunların en meşhuru bir Fransız riyaziyeci (matematikçi) ile, Lyon belediye reisinin aşağı yukarı birbirine yakın bir tarzda yaptıkları tarif, bu tarife göre de kültür, “Okuduğumuz bütün kitapları unuttuğumuz vakit bizde kalan şey” oluyor.
Müşkülpesent olmayan, işin sadece kolayına giden sanatkar, zevkinden her zaman için fedakarlık etmeye mecburdur. Zevkinden fedakarlık ede ede günün birinde öyle bir hale gelir ki, zevk namına hiçbir şeyi kalmaz. Halkın zevki, bir göreneğin bir geleneğin eseridir. Halbuki sanatkar, durmadan daha güzeli aramak kaygısı yüzünden çok kere zevkini geleneğin getirdiği zevkin üstüne çıkarır. O zaman halk ile kendisi arasında mesafe peyda olur. Bu mesafe muvakkattir. Birkaç anlayışlı insanın o sanatkardaki kıymetleri bulup meydana çıkarmasıyla bu mesafe kapanır.
Böyle bir ölçünün olmasını belki de onlar bizden çok isterler. Evet, mutlaka bizden çok isterler. Zaten, “Bunda ne vezin, ne kafiye, ne teşbih, ne mecaz, ne de mübalağa var; demek ki şiir değil” diyenler hep o ölçü fikrinin esiri insanlar değiller mi? Bütün kıyamet de o ufacık ölçülerinin elden gittiğini görmelerinden koymuyor mu? Ama biz, gerçek şiirin ölçüsünü arıyoruz. “Vezin yok, kafiye yok, teşbih yok, istiare yok; demek ki şiir yok,” diyenin değil, “vezin var, kafiye var, mecaz var, hepsi var; fakat şiir nerede?” diyecek olanın ölçüsünü. (3)
Büyük Doğu, işte vesikalar diye, her gazeteci, kitapçı ve kahvede bulunabilir bir Fransızca mecmuanın fotoğrafını baş sayfasına koymuş. Bu gazetenin adı Carrefour’dur. Bu mecmua, Fransa’da çıkar ve garip değil mi, komünist aleyhtarıdır.
Neylersin ölüm herkesin başında,
Uyudun uyanmadın olacak,
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında
Her gerçek sanatçı kendinden evvel gelenlerden bir fazla şey daha duyar.
Dil, saadeti bilmeyen milyonlarca insana saadet kelimesini öğretmiştir. Bu kelimeyi öğrenen insan, onu bilmeyene nazaran biraz daha bedbaht biraz daha mustariptir. Saadet ya paradadır, yahut da onun parada olduğunu bilmemekte.
Bir iş o işi gören tarafından ciddiye alınıyorsa ciddidir, alınmıyorsa ciddi değildir.
Bir makalede hiçbir fikir bulunmayabilir; ama mutlaka cafcaflı bir dille yazılmalıdır. İstediğiniz kadar fikir söyleyin, açık bir dille, halkın diliyle konuşuyorsanız beş para etmez. Satamazsınız kendinizi.
Genç olduğu için eskilerin üzerinde etkisi büyük olmaz. İnsan mizacı böyledir, çünkü yaşlı adam inandığı değerlerden şüphe etmek durumunda kalınca sanır ki her şey elden gidiyor. Ama herkes böyle değildir. Biraz daha geniş, biraz daha ileri düşünenler kendilerinden sonra da bu dünyaya bazı değerler geleceğini bilirler. Bilirler, çünkü tarih boyunca böyle olmuştur. Bunu inkara kalkışmak, dünyanın durduğunu iddia etmekten başka bir şey olamaz. Dünyaya kendinden sonra gelecek olanların da birtakım değerler getirebileceğine inanmış olan insana ben kolay kolay eski diyemiyorum.
Toplum için olmayan bir şey yoktur ki, sanat olsun.
Maksadın anlaşılmakla hasıl olacağını sananlara her anlaşılan şeyin güzel olmayacağını söylemek yeter sanırım. Bunun gibi, birçok şeyin de anlaşılmadan güzel olduğunu, onlardan haz duyulması için anlaşılmalarına hiç de lüzum olmadığını hatırlatırım.
Ressam her şeyden evvel resimleri seven adamdır; manzaraları değil.
Bir millet, varlığını her şeyden çok, dilinde yaşatır. Şaire gelince, varlığını milletin diline borçlu olan bu insan, ona hizmet etmek, onun daima var olmasına çalışmak zorundadır.
15.02.1939. Bugün ilkokullarda din derslerine başlanıyor. Beş gün evvel birkaç yerde imam hatip kursları açıldı. yine son günlerde birkaç meczup Arapça ezan okudu. Birkaç okuryazar dine dönmenin gerekli bir iş olduğunu söylediler. Gerçi bu olayların bütünü, yurtiçinde bir irtica (gerileme) hareketi olduğunu gösterir. (4)
Fransız bir şair Soupault “Şiiriniz, Fransa’da, herhangi bir Avrupa memleketinde de birinci sınıf şiirdir. Bununla övünebilirsiniz. Üstelik, bu şiirin bir özelliği var. O da, Avrupalı olduğu kadar yerli oluşu, milli oluşu; Avrupalı olduğu halde Avrupa şiirinin taklidi olmayışı” demiştir.
Milyonlarca yurttaşı müspet bilgiye, binlerce kötü okula kavuşturmak gibi ileri bir dava dururken, memleket irfanına din yoluyla hadim (hizmetkar, yardımcı olmak) olmaya çalışmak bir geriliktir. Yani irticadır. Bir İslam birliği hayali peşinde koşmak, dolayısıyla dinin devlet işine karışmasını kaçınılmaz hale getirmek, prensiplerinden biri de laiklik olan bir rejimde, bir geriliktir. Yani irticadır. (5)
Bu Anadolu Ajansı sanıyor ki dil işi bir kelime işidir. Maksat dilin Türkçeleşmesi mi, kolay; yabancı kelimelerden birkaçının yerine Türkçe kelimeler koyarsın, olur biter. Mesela “münakaşa” mı diyeceksiniz; vazgeç “münakaşadan”, “tartışma” de. İnsanın aklı “derpiş etme”yi onun karşılığı olan bir kelimeyle anlatmak zorunda olmadığına yatarsa böyle gülünç durumlara düşülmez. Türk dili türlü kelimeleri yan yana getirmenin, türlü halk deyimlerini kullanmanın yolu bilinirse, öyle zengin bir dil ki, bunu anlayan için kelime derdine düşmek boşuna gayretten başka bir şey değil. (6)
Shakespeare’in dediği gibi “Yapmak, yapılması gereken şeyler bilmek kadar kolay değildir.” Ama yapabilmek için de, bilmek gerekir. Bu ise birtakım gerçekleri görmekle, göstermekle mümkün olur, adam tevkif etmekle değil. (1950 - Adnan Menderes Hükümetine bir eleştiri)
İlk Demokrat Parti hükümetinin ilk ele aldığı meselelerden biri de bu ezan meselesi oldu. Sebebi meydanda: En mühim iş buydu çünkü. Bir hafta daha Türkçe ezan dinlemeye tahammülümüz kalmamıştı. Ezan hemen Arapça’ya çevrilmese hep birden ölecektik çünkü. Memleket yararına görmek istediğimiz işler bugün nasıl komünistlik oluyorsa, o gün kolayca kafirlik olur. Hep birden ayaklanırlar. Milli heyecanın yerini dini heyecan alır. Hükümet o heyecanı yatıştırmaktan acizdir. Dini heyecan her istediğini yaptırmaya başlar. Sonu nereye varır bu işlerin? Görmek istemeyiz ama herhalde çok kötüye. Ezan meselesi tek başına bir şey değil. Mühim olan, sonu. Şaşıp üzüldüğümüz nokta da sayın başbakanın böyle bir tehlikeyi görememiş, düşünememiş olması. Çünkü ezan hakkındaki kanunu kaldırdıktan sonra kıyafet kanununu, yazı kanununu falan da kaldırmamak için sebep yok. Öyle ya, mademki demokrat bir memleketteyiz, isteyen fes giyer, isteyen sarık sarar, isteyen tahsilini Arap harfleriyle yapar, isteyen tekke açar, isteyen büyücüye gider, isteyen muska yazar. (7)
Maksat seçimlerden önce bir avuç geri kafalı insanı avlamak için verilmiş bir sözü yerine getirmek. (8: )
Sanat hiçbir zaman itikatların (inançların) tellallığını yapmak işiyle tavzif (görevlendirme) edilemez. Yahut yeni de olsa birtakım ideolojilerin söylediklerini bilinen kalıplar arasına sıkıştırmak yeni bir şey yapmış olmak demek değildir. Yapıyı temelinden değiştirmek gerekir.
Halbuki nesirle şiir arasındaki fark sadece vezin-kafiye farkı değildir; ifade farkıdır. Nesrin dili izah dilidir. Sözleri kendilerine izah edilmedikçe, anlamayanlara ben şimdilik şiir okumamalarını tavsiye ederim.
Eskiler bugünün gençlerine yapılması gerekeni değil, yapılmaması gerekeni gösterdiler. Gerçi bu da bir hizmettir. Ama hizmeti bundan ibaret olan bir neslin kendinden sonrakilere dil uzatması da biraz fazla olur gibi geliyor bana. Kendinden sonraki oluşlara gözünü kapayan insan, yerinde sayan insandır.
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.
DEĞERLENDİRME:
Konu: Eserde, yazarın hem sanata hem topluma hem de siyasete ilişkin görüşleri konu edilmektedir.
Üslup: Yazar, üslup yönünden okuyucu ile sürekli bir sohbet edasındaymış hissiyatını vermeyi sürekli başarmıştır. Bu hususta, yazıların birçoğunun köşe yazısı olmasının da etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerekmektedir. Bununla birlikte, bazı konuların üzerinde fazlaca ve tekraren durulmasının anlatımda birtakım menfi tesirler meydana getirdiğini ifade etmek gerekmektedir. Ancak her şeye rağmen yazarın, nazımda değil, nesirde Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi kalem tutan yazarlarından birisi olduğunu ifade etmek gerekmektedir.
Özgünlük: Eser niteliği itibariyle özgün olma gayesi gütmemektedir. Dolayısıyla bu kategoride yüksek bir puan alamayacak olsa da, asıl değerlendirme kriterlerinin diğer başlıklar yönünden irdelenmesi gerekmektedir.
Karakter: Eser, niteliği itibariyle bu kategoride değerlendirilmeyecektir.
Akıcılık: Üslup bölümünde ifade edilen hususlar dikkate alındığında, düz yazıda okuyucuyu oldukça içine çekmeyi başaran yazar, eserin niteliği uyarınca sürükleyici olması mümkün olmamasına rağmen olabildiğince akıcı olmasını sağlamayı başarmıştır. Bununla birlikte, konu bütünlüğünün kimi yerlerde tekrara düşmesi sebebiyle durağanlık hissiyatı vermesi bazen akıcılığını engellese de, genel manada akıcı bir anlatıma sahip olduğunun ifade edilmesi gerekmektedir.
Genel: Yukarıda belirtilen kriterler uyarınca 10 üzerinden gerçekleştirilen değerlendirmede:
Konu: 8,5
Üslup: 8
Özgünlük: 4
Akıcılık: 7,5
puanlarını alan eserin genel ortalaması ise, 7 puandır. Eser, her ne kadar 7 barajına zor ulaşmış gözükse de, değerlendirme bölümünde ifade edildiği üzere; kitabın özgünlük unsuru dışarıda bırakılarak incelendiğinde kesinlikle okunması gereken edebi ve sosyolojik kitaplardan birisi olduğunun belirtilmesi gerekmektedir.
(*) : Alıntılarım başlığındaki bütün kısımlar:
BÜTÜN YAZILARI
Yazar: Orhan Veli
Yayınevi: Can Yayınları
Baskı: 1. Baskı - Şubat 2021
kapakta kullanılan fotoğraftaki kitaptan alıntı olarak kullanılmıştır.




Yorumlar