ÜÇ BÜYÜK USTA – STEFAN ZWEIG
- avukatahmetozdemir
- 28 Ara 2025
- 8 dakikada okunur

YORUMLARIM:
Yazar Stefan Zweig tarafından kaleme alınan eserde, üç büyük yazar olan Balzac, Dickens ve Dostoyevski’nin edebi portrelerinin yanında hayatlarına ilişkin birtakım anekdotlar konu edilmektedir.
3 yazar için de ayrı ayrı başlıklar açan yazar, Dickens ve Balzac’a ayırdığı sayfa sayısının toplamı kadar Dostoyevski’ye yer vermiştir. Buradan anlaşılacağı üzere Dostoyevski’ye ayrı bir hayranlığı vardır ki, alıntıların son maddesinde bu hususu kendisi de açıkça ifade etmekten imtina etmemiştir.
Her üç yazara ait önemli anekdot ve düşüncelerini alıntılar kısmında detaylı olarak ifade ettiğim için burada yazarın anlatmadığı ya da doğrudan konu etmediği hususlara değinmekle yetinmenin uygun olacağı düşüncesindeyim.
Eserden de açıkça anlaşılacağı üzere, bütün büyük sanatçıların bulundukları toplumun, ülkenin o zamandaki şartlarını kitaplarında adeta temsil eder mahiyette eserler kaleme aldıkları görülmektedir. Bu husus, doğal olarak hepimize normal gelmektedir. Ancak asıl iyi yazarlar, bu dönemleri ve insanlarının portrelerini okuyucularına en iyi yansıtabilen şahıslar oldukları için en iyi yazarlar yakıştırmasına layık görülüyor denilebilir. Özellikle Balzac dönemindeki Fransa’nın genişlemeci politikalara sahip bir imparatoru mevcutken, yazarın da bu hususta yazılar kaleme aldığı açıkça ifade edilmiştir.
Yine Dickens döneminde İngilizlerin 19. yy’ın en rahat ülkesi olduğu göz önüne alınırsa karakterlerin gündelik ve refaha yönelik sıradan talepleri olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Ancak asıl başarı bu dönemlere göre kitaplar üretebilmek değil, bu karakterleri adeta okuyucuya tesir ettirebilecek seviyede işleyebilmektir. İşte büyük yazarların diğerlerinden en önemli farkının bu olduğunun ifade edilmesi gerekir.
Yazarın yaptığı gibi Dostoyevski’den ayrıca bahsetmek gerekirse, kitap okuma alışkanlığına sahip olmak isteyen ve klasikler arasında etkileyici bir kitap önermemi isteyen birisi olsa sanırım ilk başta Suç ve Ceza’yı önerirdim. Klişe gibi gözükse de, klasiklerin neden bu şekilde anıldıklarının en iyi sebeplerinden birisidir bu kitap. Okuduğum klasikler arasında başlarda olduğu için de bir süre sonra tedirginlik hissetmeme sebep olmuştu. Hem yazarlık yönünden diğer klasiklerin de bu kalite ve etkileyicilikte olduğunu görünce kendimi sorgulamama sebep olmuş hem de bütün klasikler bu üslup ve anlatım ile insanı başka dünyalara alacaksa çok şanslı olduğumu düşünmüştüm. Ancak bunların bir süre sonra Dostoyevski’nin ilüzyonu olduğunu fark ettim.
Büyük düşünce yazarlarında olduğu gibi Dostoyevski’de de her şeyin zıddıyla anlam kazandığını görmek mümkündür. Özellikle karakterlerinin bazı konularda yazarın doğrudan kendisini anlattığı bilinen bir gerçektir. Ayrıca insanlığın evrensel dürtülerine bağımlı olduğu takdirde ne durumlara gelebileceğini de çok iyi göstermektedir. Bazı karakterler o kadar iyi davranır ki bir süre sonra fazla naif davranmaları neticesinde başka insanlara zarar dahi verebilmektedir. O yüzden iyinin kıymeti kötüyle, güzelin kıymeti de çirkin sayesinde vücut bulmaktadır.
Sonuç olarak eser, her yaştan okuyucunun okuması gereken ve kendisine katabileceği önemli mesajlar barındıran bir Zweig kitabıdır.
ALINTILARIM(*):
Balzac toplum dünyasını, Dickens aile dünyasını, Dostoyevski bireyin ve insanlığın dünyasını anlatır. Balzac, başarısından memnun olmayınca, yaptıklarından tatmin olmayınca sanatı bir kenara attı, üç dört yıl başka mesleklerle uğraştı; bir noterin yazıhanesinde katip olarak çalıştı, gözlem yaptı, baktı, yararlandı, bakışıyla dünyanın içine sızdı ve bir kere daha yazmaya koyuldu.
Dünyayı fethetmek Balzac’ın gençlik rüyasıydı ve hiçbir şey gerçekleşen çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. Napolyon’un bir resminin altına “Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım” demiştir.
Balzac’ın kahramanları hırs küpüdürler, her şeyin tamamını isterler.
Güce ulaşmak için kişinin kendine has bir yöntem bulması gerekir ya da diğerlerinin, toplumun metodunu öğrenmelidir.
Yoğunluk, istenç her şeydir, çünkü bu insana aittir, oysa başarı ve ün hiçbir şeye ait değildir, çünkü onu rastlantı belirler. Ama deliliğin sürekliliği, sağlamlığı ve mutlaklığıydı bu tek yanlı saplantının mükemmelliğe ulaşmasının nedeni; onun çalışması artık ter değildir, tersine sadece ateş, esriklik (dini sarhoşluk), hayal ve coşkudur.
Onun yaşantısı yarattığı kişilerin zevklerine tutkuyla katılmaktan ibarettir.
Yazar kadınlardan uzak durmalıdır, onlar onun zamanını heba eder, insan kendini onları yazmakla sınırlandırmalıdır, bu kişinin üslubunu güçlendirir.
Balzac’ın ansiklopedik bir bilgisi vardı, Palma Vecchio’nun bir tablosunun değerini, bir hektar otlağın kaç para ettiğini, bir dantelin, bir faytonun, bir uşağın fiyatını biliyordu, borç içinde yüzdüğü halde yılda yirmi bin frank harcayan kibar tabakanın hayatını tanıyordu. İki sayfa çevirdiğimizde bir emeklinin yoksul yaşamını, onun için kırılan bir camın, yırtılan bir şemsiyenin bir felaket haline geldiğini görürüz. (Öldüğünde 100.000 Frank’tan fazla borcu olduğu biliniyordu.)
Başkalarının örtülü olarak, binlerce kılık altında görebildiklerini o sanki çıplak ve berrak olarak görebilmektedir.
Romanı dünyanın ansiklopedisi olarak görme düşüncesi onunla başlar - eğer Dostoyevski gelmemiş olsaydı neredeyse onunla bittiği de söylenebilirdi.
Balzac bir keresinde şöyle demişti “Dahi, düşüncelerini her an gerçekleştirebilen kişidir. Ama gerçekten büyük bir dahi bu eylemini aralıksız sürdürmez, aksi halde Tanrı’ya çok fazla benzerdi”. (Balzac Bölümünün Sonu)
Dickens eserlerini bizzat halka okumaya karar erdiğinde, okuruyla ilk kez göz göze geldiğinde İngiltere sallandı. ABD’de insanlar en dondurucu kış soğuklarında gişelerin önüne serdikleri yataklarda geceliyor, Brooklyn’de bir kilise yazar için okuma salonuna dönüştürüldü. Dickens de caiz kürsüsüne çıkıp Oliver Twist’in maceralarını ve küçük Nell’in hikayesini okudu.
Edebi bir eserin bu kadar muazzam ve aynı zamanda hem yaygın hem derin bir etki uyandırması ancak birbirine karşıt iki ögenin nadiren bir araya gelmesiyle gerçekleşebilir: Dahi bir insanın kendi çağının geleneğiyle özleşleşmiş olması.
Her İngiliz bir Almanın Alman olmasından daha İngiliz’dir. İngilizlik insanın zihinsel organizmasının üzerinde bir cila, bir boya değildir, o kana karışır, onun ritmini düzenler, bireydeki en mahrem ve en içsel, en temel olanı canlandırır: Bu da sanatsal olandır. Sanatçı olarak da bir İngiliz, ırkına bir Almandan, bir Fransız’dan daha bağlıdır.
Shakespeare nasıl hırslı İngiltere’nin cesaretiyse Dickens da tok İngiltere’nin tedbiridir. Dickens 1812’de doğdu. Gözlerini henüz açtığında dünya karanlıktı, Avrupa devletlerinin kirişlerini tehdit eden o büyük yangın sönmüştü. Waterloo’da Napolyon’un muhafızları İngiliz piyadelerine çarparak dağılmış, İngiltere kurtulmuştu ve uzak bir adadan ezeli düşmanının, güçsüz ve taçsız olarak tek başına yok oluşunu izliyordu.
O zamanlar İngiltere’de mutluluk rahat rahat seyretmekle, estetik terbiyeyle ve duyarlılık erdemlilikle, ulusallık duygusu sadakatle, aşk evlilikle özdeşti. Bütün hayati değerler kansızlık çekiyordu, İngiltere halinden memnundu ve değişim istemiyordu.
İngiltere o zamanlar - 1848’de- Avrupa’daki devrim yapmayan tek ülkeydi; aynı şekilde o da bir şeyleri devirmek ve yeniden yaratmak değil, sadece düzeltmek ve iyileştirmek istiyordu.
Dostoyevski'nin kahramanları da ateşli ve coşkuludur, iradeleri dünyaya karşı çıkar ve en muazzam doyumsuzluk içinde gerçek yaşamdan hakiki yaşama uzanır; vatandaş ve insan olmak istemezler. Balzac'ın bir kahramanı dünyayı boyunduruk altına almak ister, Dostoyevski’nin kahramanı ise onu alt etmek. Dickens insanlarının hepsi mütevazıdır. Onların ideali sıradan bir burjuva idealidir.
Dickens’ın kitapları zenginlik ve sürekli hareketlilik anlamında gerçek romanlardır, biz Almanların hepsi de neredeyse uzattıkça uzatılan psikolojik romanları gibi değildir.
Dickens, kahramanlarının karakteristik özelliklerinin her zaman altını çizer, onları nesnel olandan çıkarıp abartılı hale getirir ve karikatürleştirir.
Onun kahramanları her zaman açık seçik ya fevkaladedirler ya da sefil ve alçaktırlar, bunlar kaderleri önceden belirlenmiş karakterlerdir; alınları üzerinde ya kutsal haleler ya da yanık izleri bulunur, iyi ile kötü arasında, duygulu ile duygusuz arasında gider gelir onun dünyası.
İngiliz yalanı insandaki şehveti iğdiş eder (hadım etmek) ve yetişkini boyunduruğu altına alır, ama çocuklar henüz duyularını cennetimsi bir kayıtsızlık içinde yaşamaktadır, onlar henüz İngiliz değildir, bilakis sadece küçük parlak insan çiçekleridirler, renkli dünyalar henüz İngiliz ikiyüzlülüğünün sisi ile gölgelenmemiştir.
Balzac burjuvayı nefretiyle kudretli hale getirdi, Dostoyevski ise bunu Mesih benzeri sevgisiyle yaptı. Dickens da bir sanatçı olarak bu insanları ağır dünyasal yüklerinden kurtardı, mizahı sayesinde.
Dickens bütün İngilizler gibi sadece dudaklarıyla gülümser, bütün vücuduyla değil. (Dickens Bölümünün Sonu)
Bugünlerin yoğun sisinden yavaş yavaş bir şeyler şekillenmeye başlar, nihayet korku ve esrime karışımı bu sisli, düşsel durumdan ilk sanatsal eseri olgunlaşır: İnsancıklar adlı küçük romanı. En büyük utancı olan yoksulluk üretti onu, en büyük kudreti, acıya olan sevgisi, sonsuz merhameti de kutsadı.
Dostoyevski’nin hayatında genellikle başlangıç melodramdır, ama sonunda her zaman trajediye dönüşür.
Her türlü yükseliş bir düşüşle ve bu bir saniyelik ihsan, mekanizmada meydana gelen birçok umutsuz saat ve kederle ödenir.
Ölüler Evinden Anılar kitabı, bir mahkumiyetin ölümsüz anlatımı, Rusya’yı kayıtsızca izlemenin uyuşukluğundan çekip çıkardı. Suçlamaların alevi Kremlin’e kadar yükselir, çar kitabı okurken gözyaşlarına boğulur, binlerce dudak Dostoyevski’nin adını söyler.
Turgenyev, Tolstoy gölgede kalmıştır. Rusya artık sadece ona bakmaktadır. Bir Yazarın Günlüğü onu ulusunun mesihi haline getirir, son gücünü de toplayarak, sanatının doruğuna çıkarak ulusunun geleceğine olan vasiyetini bitirir: Karamazov Kardeşler’i.
Dostoyevski “İnsanlar için sonsuzluğun önünde eğilebilmekten daha gerekli bir duygu yoktur.”
Dostoyevski sanatçılığının otuz yılı boyunca sara hastasıydı. yazının tam ortasında, sokakta, konuşma sırasında, hatta uykudayken bile karabasanın pençesi gırtlağını sıkıyor ve onu öyle bir savuruyordu ki, ağzında köpüklerle yere çakılıyor, hazırlıksız yakalanan vücudu kanlar içinde kalıyordu.
Tolstoy’un hayatı didaktiktir, bir okul kitabı, bir risaledir; Dostoyevski’ninki ise bir sanat eseri, bir trajedi, bir kaderdir. Tolstoy bütün ölümcül günahlarından ötürü kendini suçlamıştır, yüksek sesle ve bütün toplumun önünde. Dostoyevski ise susar, ama onun suskunluğu Tolstoy’un bütün suçlamalarından daha fazla Sodom’u anlatır. Dostoyevski kendini yargılamak, değiştirmek, iyileştirmek istemiyor, tek bir şey istiyor: Kendini güçlendirmek.
Dostoyevski’nin kahramanları, gerçek Ruslardır, geçiş dönemi insanlarıdır, kalplerinde başlangıcın kaosu vardır, ürkeklik ve tedirginlikle yüklüdürler. Sürekli çekingen ve korku içindedirler, sürekli aşağılandıklarını ve horlandıklarını hissederler ve bütün bunlar ulusun tek bir temel duygusundan kaynaklanır: Kim olduklarını bilmemelerinden. Hiçbiri geleneksel bir duruşa, miras kalmış bir dünya görüşünün koltuk değneklerine sahip değildir. Hepsi de bilinmeyen bir dünyada ölçüsüz ve çaresizdir.
Hepsi de (Dostoyevski’nin karakterleri) acı çekmeyi sever, çünkü acıda yaşamı, sevgiyi daha çok hissederler, çünkü bilirler ki, “insan bu dünyada sadece acı sayesinde gerçekten sever” ve onlar da bunu ister, her şeyden çok bunu! Bu onların en güçlü varoluş kanıtıdır.
Dostoyevski’nin eserinde insan son hakikati için boğuşur, evrensel insaniliği olan beni için. İster bir cinayet işlesin, ister bir kadının aşkından yanıp tutuşsun, bütün bunlar önemsizdir, dışsal meselelerdir, arka plandır. Onun romanı insanın en iç yerlerinde, ruhsal mekanda, zihinsel dünyada geçer.
Dostoyevski psikologların psikoloğudur. İnsan kalbinin derinliği onu sihirli bir şekilde çeker; bilinçdışı, bilinçaltı, anlaşılmaz olandır onun hakiki dünyası.
Dostoyevski bilinçdışının yeraltı dünyasına doktorlardan, hukukçulardan, suç uzmanlarından ve psikopatlardan daha derin bir şekilde sokulmuştur. Bilimin ancak çok sonra keşfettiği ve adlandırdığı, deneylerle adeta ölü deneyimlerden bir neşterle kesip çıkardığı şeyleri, bütün bu telepatik, histerik, sanrılı, sapıkça fenomenleri kahince bir sırdaşlık ve birlikte acı çekebilme konusundaki o mistik yetisi sayesinde çok önceden ortaya koyabilmiştir. Deliliğin (zihinsel taşkınlığın) sınırlarına, suçun (duygusal taşkınlığın) uçurumlarına kadar izlemiştir ruhun fenomenlerini ve böylece bu yeni ruhsal ülkenin sonsuz yollarını bir uçtan bir uca kat etmiştir.
Dostoyevski’nin insanları sevildikleri kadar sevmek istemezler: Onlar sadece sevmek ve kurban olmak isterler, hep daha fazla veren, hep daha azını alan olmak isterler ve karşılıklı olarak duyguları çılgınca arttırırlar, yumuşak bir oyun olarak başlayan şey adeta bir boğulma, bir inleme, bir kavga, bir ıstırap olana kadar.
Dostoyevski’nin sırrı budur: Onun Tanrıya ihtiyacı vardır, ama onu bulamaz. Bazen ona ait olduğunu sanır ve o anda esrimeye tutulur, inkar etme ihtiyacı onu yeniden yeryüzüne fırlatır. Tanrı ihtiyacını ondan daha şiddetli idrak eden olmamıştır. “Tanrı benim için şu yüzden gereklidir,” der bir keresinde, “çünkü o insanın her zaman sevebileceği tek varlıktır.”
Dostoyevski “Tanrı’nın varlığını idrak etmek ve aynı zamanda insanın Tanrı olmadığını idrak etmek insanı intihara götürecek bir saçmalık olurdu.”
En çok bilenler en çok acı çekenlerdir ve kim seni bilirse seni kutsamak zorundadır: Ve seni en derinden idrak eden bu adam, bak, hiç kimsenin etmediği kadar şehadet etti sana ve seni hiç kimsenin sevmediği kadar sevdi. (Dostoyevski Bölümünün Sonu)
DEĞERLENDİRMELERİM:
Konu: Eserde, üç büyük yazar olan Balzac, Dickens ve Dostoyevski’nin edebi portrelerinin yanında hayatlarına ilişkin birtakım anekdotlar konu edilmektedir.
Üslup: Zweig’ın diğer kitaplarında olduğu gibi bu eserinde de, kısa ve net cümle biçimleriyle biçem meydana getirilmiştir. Bununla birlikte, bazı bölümlerde özellikle Dostoyevski ile ilgili olan bölümde, onun dilinden de bazı örneksemeler alınarak cümle yapısının teşkil edildiği anlaşılmaktadır.
Özgünlük: Eser, niteliği itibariyle bu kategoride değerlendirilmeyecektir.
Karakter: Eser, niteliği itibariyle bu kategoride değerlendirilmeyecektir.
Akıcılık: Üslup bölümünde bahsedilen hususlar dikkate alındığında eserin, baştan sona akıcı bir anlatımla kaleme alındığının ifade edilmesi gerekmektedir. Ancak konusu itibariyle sürükleyicilik unsuru barındırmadığının belirtilmesi gerekir. Fakat eserin türü ve konusu dikkate alındığında kurgusal bir romandan beklenmesi gereken sürükleyiciliğin bu eserde asıl mevzu bahis olmadığının bilindiği aşikardır.
Genel: Yukarıda belirtilen kriterler uyarınca 10 üzerinden gerçekleştirilen değerlendirmede:
Konu: 8,5
Üslup: 8
Akıcılık: 8
puanlarını alan eserin genel ortalaması ise, 8.2 puandır. Eser, almış olduğu puandan da anlaşılacağı üzere her yaştan insanın kendisine ait bir unsur bulabileceği ve önemli çıkarımlar yapabileceği mühim bir yazar portresi barındırmaktadır. Bu yüzden kesinlikle okunması gereken kitaplar arasında bulunması gerekliliği aşikardır.
(*) : Alıntılar başlığındaki bütün kısımlar:
ÜÇ BÜYÜK USTA
Yazar: Stefan Zweig
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Baskı: 25. Baskı - Ocak 2021
kapakta kullanılan fotoğraftaki kitaptan alıntı olarak kullanılmıştır.




Yorumlar